Emanet, LCW Poşetinin İçinde, Beyaz Rafın En Üstünde :)

Bir süredir bir şeyler yazıyorum. Yo yo bu blog’ta yazdıklarım değil, başka şeyler. Pek kimseyle paylaşmadım bu durumu, sadece bir arkadaşım biliyor. Zaten o arkadaşın gazıyla başlıyorum bir şeyler yazmaya. Sonra yazılarım hacim olarak artmaya başlıyor. Soruyorum kendime, oluyor mu acaba, oluyorsa ne oluyor, kızım sen ne yazıyorsun,  ne yapıyorsun?  Derken ben, ufaktan ufaktan, cesareti toplayıp “ehe ehe bir şeyler yazıyorum” demeye başlıyorum yakın çevreme. Söylerken de kendimi tuhaf hissediyorum, çünkü olayı içimde hayli büyütmüşüm.Bu durumu söylerken garip bir mahcubiyet hissiyle söylüyorum ama; sanki Nobelli yazar, yeni kitabının müjdesini veriyor gibi garip hallere bürünüyorum.

Derken, edebi altyapısına ve vizyonuna güvendiğim bir arkadaşa, yazdıklarımı okumak isteyip, istemeyeceğini soruyorum, okurum diyor. Yani diyorum, bir şeyler yazdım ama ne yazdım, neye benzedi ya da  neye benzemedi bilmiyorum, eğer bir şeylere benzediyse neye benzedi, dil yapısı, kurgusu, anlatım tarzı hakkında teknik desteğe ihtiyacım var, ayrıca geliştirilebilir metinler mi merak ediyorum, diyorum. Tamam diyor, nasıl ulaştırayım yazıları diyorum, çarşıda kitabevi olan ortak arkadaşımızı söylüyor, kitabevine bırak ben ordan alırım diyor. Ertesi gün, ben bir heyecan yazdırıyorum dosyayı, koyuyorum LCW poşetine, uğruyorum arkadaşın dükkanına. Dükkanda müşteri var, ben arka tarafa geçiyorum, dağınıklığın arasında yer bakıyorum poşeti bırakmak için. Arkadaşım yeni raf yaptırmış ya da ben yeni fark ediyorum bilemiyorum. En üst rafını gözüme kestiriyorum ve koyuyorum üstüne. Bir telaş çıkarken de “içerdeki beyaz rafların en üstüne bir emanet bıraktım, falanca arkadaş alacak” diyorum. Arkadaşa da mesaj atıyorum, “Emanet, LCW poşetinin içinde, kitabevinin arka odasındaki beyaz rafların en üstünde” diye. Bak şimdi fark ediyorum olayın komikliğini. Sanki uyuşturucu yolluyorum arkadaşa.

Ertesi gün müzik hocam “Ayşe, sen roman mı yazıyorsun” diyor, “ne güzel arkadaşımız çok yönlü” diyor yanımdaki sınıf arkadaşıma. Haydaa bütün dünya duymuş olmalı, e tabi ünlü bir yazar olunca, sızıyor bu tarz bilgiler. Yok hocam diyorum, yani yazıyorum bir şeyler ama yani roman falan değil. Sevimli bir şekilde gülümsüyor, hadi hadi dercesine. İtirafım edeyim niyetim buydu ama bunu hiç kimseye dillendirmeye cesaret edemedim. Sadece hayal ettim, niyet ettim. Dini literatürde ameller niyete göredir diye biliyorum, iş bu cihetten amelim emelime kavuşacak demektir bu durumda. Neyse dağıtmayayım konuyu, müzik hocamın sen roman mı yazıyorsun demesi bende acayip bir heyecan kasırgası oluşturuyor. Bir yandan yok öyle bir şey diyorum bir yandan da  nerden duydunuz diye deşeliyorum konuyu.

Aklıma birden tek ortak arkadaşımız olan, metinleri okuması için kurye aracılığıyla yolladığım arkadaş geliyor. Ondan duymuş olmalı. Ondan mı duydunuz diyorum. Hocam, ben, işte, yani, şöyle, böyle, ıh, mıh, edebi yönden işte, neye benzemiş, ıh, mıh, şey, şöyle, yollamıştım ona, yani öyleydi, böyleydi şeklinde birkaç kelime geveliyorum. Utanıyorum işte, niyesi yok, hissettiğim duygu, saçma da olsa o an için utanma duygusu oluyor. Sonra yazılarımı verdiğim (bu arada daha almamış kitabevinden) arkadaşa telefon açıyorum, söyledin mi bizim mevzuyu  diyorum, (gizeme bak, bizim mevzu hey allam) müzik hocam bana böyle böyle sordu, çok utandım diyorum. Önce inkar yolunu seçiyor, yoo diyor, ben ısrarcıyım tabi, sonra pes ediyor, bahsetmiş olabilirim diyor. Adamı panikletmiş olabilirim bu esnada. Onlar diyorum (onlar dediğim yazılarım, bir türlü isim koyamadığım için bazen sıfatlarla, çoğu zaman  zamirlerle  destekleyerek hitap ediyorum) roman değil ki, müsvedde yani belki çöp diyorum. Tüylerim diken diken oluyor roman kelimesini söylerken, panikliyorum. Hem diyorum o dosya (yani yazılarımı çıktısını dosyaya koymuştum ya) öyle ortada kaldı, almamışsın kitabevinden. Halbuki ben nereye isterse elden teslim edebilecek enerjiye sahibim bu konuda. Almadığı için hafif  bozuluyorum galiba. Gerkesiz belki ama öyle hissediyorum. Özelim onlar benim, özelim öylece ortada kaldı sanki diyorum. Özelim ney Ayşe Allah aşkına. Herhalde arkadaşım içinden haydaa çattık falan demiştir. Kızım aşk mektupları değil onlar biliyorsun değil mi, özelim falan, insanı niye işkillendiriyorsun. Üstelik yakın bir arkadaşının dükkanında emin ellerde. Sömestr tatilinde okumayı düşünüyorum, şu sıralar çok yoğunum diyor. Tamam diyorum, yeter ki o dosyayı ordan al da kitaplığında dursun, ne zaman vaktin olursa o zaman okursun tabi, zorlamıyorum, diyorum. Tamam diyor hafta sonu alırım. Keşke diyorum alacağı gün bıraksaydım, yavrucak günlerce bekleyecek rafta.

Hafta başında arkadaşın kitabevine uğruyorum, gözüm duvardaki rafın en üstünde. Aman tanrım LCW poşeti duruyor orda, almamış. Hiçbir şey söylemeden çıkıyorum. Ertesi gün mesaj atıyorum arkadaşıma, emanet alındı mı diye, hayır diyor, bozulacak bir şey mi vardı içinde? Yok diyorum ama belki ben bozulurum diyorum. Birkaç gün sonra tekrar mesaj, emanet duruyor değil mi? Yoo diyor, alındı dün. Sonra ekliyor, ne vardı içinde yahu, açıp bakmadım da. Ben bir rahatlıyorum önce, sonra açıklama yapayım diye düşüne düşüne bir şeyler yazıyorum. İçime sinmiyor, mesajdan vazgeçip arıyorum. Biliyorum çok gizemli oldu canım, durum böyleyken böyle yani diyorum, müzik hocamın söylediklerine kadar anlatıyorum her şeyi. Bir nevi itiraf benim için. Bir şeyler gizlemek ne kadar yorucuymuş. Arkadaşım gülüyor bir güzel, ilahi Ayşe diyor, paylaşıma açmana sevindim diyor, çekinme paylaşmaktan diyor. Yazılarımdan ona da çıktı alıp ertesi gün görüşmek için sözleşiyoruz telefonu kapatırken.

Çıktıları alıp, dosyaya koyuyorum, bu defa poşet yok. Giderken de diğer arkadaşlara mesaj atıyorum, oraya gittiğimi haber veriyorum, hadi siz de gelin diye. Niyetim, durumu anlatmak. Bak yine gizli gizli yapıyorum hala. Neyse kitabevine vardığımda hepsi tanıdık olan birkaç arkadaş var. Ben yine yan odaya geçip, malum beyaz rafın en üstüne bu defa poşetsiz, dosyayı bırakıyorum. Başka bir arkadaşla kitabevinden çıkarken (o da bizim örgütten) dosyayı bıraktığım arkadaşa, canım, emaneti rafın en sütüne bıraktım diyorum, üç beş kişinin arasında. Ney, gibisinden bir şeyler diyor, ya hani diyorum emanet işte bizim emanet. Çıkıyoruz kitabevinden, yanımdaki arkadaş gülüyor, Ayşe diyor, direk söylesen bu kadar dikkat çekmezdi.

Hani insanlık için küçük ama o insan için büyük şeyler var ya bu durum da benim için öyle. Kolay söyleyemiyorum. Kimsenin de vaktini almak istemiyorum oku diye. Yazılarım toplam 40 word dosyası oldu. Çok uzun değil ama sonuçta belli bir zaman alır okunması. Dosyayı arkadaşın aldığını öğrendikten sonra bir sürü şey hayal ettim, olumlu, olumsuz. Bu yazıyı yazmama da malum kurye arkadaş vesile oldu, hani kitabevi olan. Çok komiksin dedi, yaz bunu dedi. Bazen ancak komutla çalışabiliyorum maalesef, beynim kısa devre yapabiliyor, birilerinin bana mevcut durumu hatırlatması gerekiyor. Ben de bu yazıyı yazıp  itiraf edeyim, kitap çıkarma hayalimi söyleyip, rahatlayayım diye düşündüm, sonuç ne olursa olsun. Aslında güzel olanın sadece yolun sonunda olabilecek şeyler değil, yolun kendisi olduğunu bilerek.


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s