Bir Yazar Bir Kitap-Arzu KAYHAN/YAD

Arzu KAYHAN’ın Labirent Yayınevi’nden çıkan polisiye romanı ‘YAD’ın söyleşisi için Tayfa Kitapevindeyiz. Arzu Kayhan, ilk romanı olan YAD’ı ve kendini anlatıyor bize. Romanı piyasaya çıkar çıkmaz annesi, yengesi ve komşusunu okurken görünce ‘ooo bana üç okur yeter, tamamdır’ diyecek kadar kendiyle barışık ve samimi biri. Hakkında çok az şey biliyorum; Boğaziçili, çevirmenlik yapıyor, bu yıl memleketi Sinop’a yerleşmiş, yurt içi ve yurt dışında farklı sektörlerde çalışmış, hayatında yazma eylemi hep olan bir Yazar Arzu Kayhan, ha bir de az sayıda da olsa bir arada bulunduğumuz, muhabbeti keyifli biri aynı zamanda.

İlk röportajını benimle yapar mısın dediğimde seve seve cevabını aldım ve hemen okudum YAD’ı. İtiraf edeyim, okurken bir ara tırstım ve Arzu’nun nasıl bir iç dünyası var acaba dedim kendi kendime ve o’nu asla kızdırmamaya karar verdim. Polisiye okurları sanırım benim gibi düşünmezler, bu benimle ilgili bir durum, çünkü çok alışık olmadığım bir tarz bu. Neyse lafı fazla uzatmayayım ve soru cevaplarımıza geçelim değil mi? İlk romanı kitapçılarda yerini alan Arzu Kayhan’ın ilk röportajını yapan bendenize verdiği cevaplar:

 Arzu’cuğum neden yazdın?

Yazmasam, yaşayamazdım, yazmasam, hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacaktı. Tabii bu romanı yazmaya başladığım zamana ait bir durum tespiti. Çocukluğumdan bu yana yazıyorum, belki hepimiz gibi, benimki biraz tuhaftı sadece.

Örneğin 5 yaş civarında, eve gelen misafirlerin bizimkilerle sohbetlerini satır satır yazmaya çalışıyordum. Hatta bir gün bir misafirimize “Ramazan amca yavaş söyle yetişemiyorum” demiştim de yakalanmıştım. Ramazan amca öğretmendi ve çiziktirdiğim defterdeki cümlelerin şaka değil “cümle” olduğunu görünce bir bakışı vardı, bugün bile hatırlarım. Ailem aldırmıyordu pek, kendimce karalıyordum sanırım onlara göre. Sonraki zamanlar, “bana bu kalbin kadar temiz sayfada yer verdiğin için…” diye başlayan anı defterlerimiz girdi hayatlarımıza, arkadaşlarımızdan birkaç cümle yazmalarını ve sorularımıza yanıt vermelerini isterdik. Benim defterim yoktu da tüm arkadaşlarımın defterlerine “sevdiğim çiçek krizantem” yazmışlığım vardı. Neydi yani, en sevdiğim çiçek herkesinki gibi gül veya karanfil olamazdı ya! Sonraki yıllarda, içimi dökmek için, şu dünyayı nasıl anlıyorsam siz de öyle anlayın diye, belki bir derde deva olurum diye ve daha bir dolu nedenden yazdım durdum.

Bunların bir kısmı takma isimlerimle (birden fazla kişiliğim de diyebiliriz) yazdım, bazıları ulusal medyada yayınlandı, bazılarından kimsenin haberi olmadı. Son birkaç yıldır kendime ait bir bloğum (Sanahaber) ve 10 yıl önce yazıp da nihayet basılan bir romanım var. Şimdi neden yazıyorum diye sorsan, sanırım dünyayı (en azından hemen etrafımdaki dünyayı) değiştirmek gibi bir derdim var.

 

Kitabın kapak tasarımına bayıldım. Kapak bize ne anlatıyor, nedir kapağın hikayesi?

Gördüğüm en güzel ve etkili kapaklardan biri. Mazhar Bilgiç’e ait. Buradan bir kez daha teşekkür ediyorum kendisine. Bilgiç kapak tasarımından önce romanı okuyor dolayısıyla mesajı çok iyi yakalayabiliyor, sanatsal yeteneği ise ayrı bir konu. Kapağa ne zaman baksam, tamam diyorum, bir kapaktan romanın içini anlamak mümkün olsaydı ancak böyle olabilirdi.

 

Romanın ana karakteri olan Sibel var, Sibel kim?

Sibel birçoğumuz gibi. Otuzlu yaşlarında, sıradan, ortalama bir hayatı yaşayan genç bir kadın. Sonra da yine birçoğumuz gibi bir anlık olayla savrularak bambaşka bir noktaya geliyor. Böyle bir durumda kalsanız siz ne yapardınız? İşte Sibel’in varlığıyla sorguladığı (ya da sorgulattığı) belki budur. Sibel bir örnek, kimine göre de hiç böyle bir örnek yoktur. Üstelik yazar asla “çocukluğundaki travma” veya “ruhsal bozukluk” gibi bir katil özellikle de seri katil için sıkça söylenen klasik gerekçelere sığınmıyor.

Romanın ilk taslak halinden basıma kadar okumuş olan ve konudan bahsettiğim birçok insan bana aynı soruyu sormuştu, o yüzden peşinen yanıt vereyim. Sibel biraz ben, biraz olmak istediğim kişi. Bazı noktalarda böyle olunmalı, bazı anlarda da asla böyle olmamalı dediğim bir karma. Yani tırsmanıza gerek yok (gülüyor, gülüyoruz), o kadar cinayeti işlemedim tabii, ama hayal etmiş olabilirim. Zaten hayal edemesem yazamazdım.

 

Amerikan polisiye filmlerinin içinde gibiydim kitabı okurken, FBI, New York Polis Teşkilatı, özel dedektiflik büroları falan, tüm bunların içinde bir yerde Rize Çayı, başka bir bölümde su böreği için alınması gereken yumurtalar hatta bir yerde alüminyum çaydanlık geçiyor. Neden? Yoksa öylesine mi?

Gittiğimiz yere kendimizle birlikte kültürümüzü ve alışkanlıklarımızı da götürüyoruz. Bu çok doğal ve hep yaşadığımız şey. Başka ülkeye değil, başka bir şehre giderken de yanımızda kendimizden, toprağımızdan, evimizden bir şeyleri taşıyoruz. Eğer içinde Sibel’in ve Önder’in olduğu, buraların kültüründen tek bir iz taşımayan bir roman yazsaydım, karakterler çok soğuk ya da diğer deyişle çok uzak kalırdı. Benim romanımda karakterler geçmişlerini beraberlerinde taşıyor ve bulundukları zamana ve yere uyum sağlamanın yollarını arıyor. Yad biraz da bu mücadelenin romanı. Amerika’ya yabancı olmakla Amerika’da yabancı olmanın arasındaki fark, belki de böyle bir şey.

 

Kitabını 2005’te yazdığını söyledin.11 yıldır nerdeydi YAD?

Başına neler gelmedi ki… (gülüyor yine) Yad bitince, dedim tamam. Bu roman görevini tamamladı. Çünkü yazıp bitirince garip bir rahatlama geldi üzerime; sanki günlüğümdü Yad, bitmişti işi. Ama sonra editör arkadaşlarımdan biri, ismi lazım değil bir yayınevine okutalım fikriyle geldi. Yayınevinin adını vermeme sebebim de şu; okudular, incelediler ve Sibel’in hiç masum birini öldürmediğini gördüler. Dediler ki “siz bir iki cinayet daha ekleseniz, ama masum birileri olsa ölenler, bu haliyle okurlarımız adalet dağıtan bir katil istemezler.”

Gülsem bir türlü, kızsam kızamıyorum. Çok çok teşekkürler ederek (!)yanlarından ayrıldım. Sonra bir başka yayınevine ulaştırdık, onlar da yanıt vermeye bile gerek duymadılar. Ben de çok üstüne gitmedim. Sonraki birkaç yıl kimseye bahsetmedim bir romanım olduğundan. Hatta bilenler sorduğunda “ben de Dan Brown gibi önce ikincisini yayınlatacağım” diyordum.

Labirent Yayınları Türkiye’nin ilk ve tek polisiye yayınevi biliyorsunuz. Kurulduğu günlerde Hüseyin Çukur’la görüşmüş ve aynı ortamlarda sohbet etmiştik polisiye dünyası hakkında. Ortak bir arkadaşımız bahsetmiş “sen yerli polisiye arıyorsun ya bak Arzu’nun hazır romanı var” demiş. Hüseyin çok kızdı bana, “senin kitabın varmış ve haber bile vermiyorsun” diyerek hemen aldı dosyayı elimden. Üzerinde çalıştık ve şu anki haline getirdik. Sonra da size ulaştı işte. Kısacası, Yad 11 yıldır zamanını bekliyormuş.

 

Bir sabah uyandığında annenle yengeni kitabı okurken bulduğunu söyledin az önce, hiç ‘eyvah, ne düşünecekler’ diye düşündün mü ya da ‘başka bir Arzu’yla karşılaşacaklar’ diyerek heyecan yaptın mı, seni tanıyanlar şaşıracaklar mı? Yoksa sen bu musun zaten?

İnsan bir tuhaf oluyor. Yani ben annemin romanımı okuyacağını düşünmemişim, tuhaflık burada. Hiç hayal etmemişim demek. Gece geç saatlere kadar çalışıyorum ve oturma odasında uyuyorum. Sabah gözümü bir açıyorum annem karşıdaki koltukta elinde bir romanla oturuyor, pür dikkat okuyor. Kapak dikkatimi çekiyor -algıda seçicilik işte-, bir an şok oluyorum. Annem Yad okuyor. Rüya gibi geliyor.

Annem, “yengen romanını bitirmek üzere” dediğinde bir an cümleyi anlayamadım. Hayal gücü geniş biriyim ama akrabalarımın, yakınlarımın romanımı okumuş olmalarını hiç hayal etmemişim. Hazırlıksız yakalandım elbette. Biraz korkuyor muyum? Hayır. Anlattığım gibi biraz değişik bir çocuktum ve ailem yaptığım birçok farklı, çılgın, delice ve benzeri şeyden hazırlıklıydı duruma sanırım. Tabii işin içinde “biz bu kızı New York’a gönderdik, bunlarla mı döndü, ne yaşadı oralarda” diye düşünmeleri var (gülüyor). Hiç böyle bakmadım duruma. Çünkü ben yazarken veya sonrasında yazar ile Arzu’yu birbirinden ayırmayı başardım. Kendi adıma başardım diyeyim.

 

 

Hangi ortam ya da ortamlarda yazdın kitabını? Hani yazarken olmazsa olmazların var mı diye soruyorum biraz da…

Var tabii. Örneğin bir İsviçre çikolatası, bir kadeh Fransız şarabı olmazsa asla yazamam şekerim!(yine gülüyoruz, en çok da ben) Şaka bir yana, ben yazdığım her anı yaşayarak yazdım -hah böyle söyleyeyim de tam olsun!- Hayalimde canlandırdım, ruh durumunu içselleştirdim demek istiyorum. Çoğunlukla geceleri, özellikle sabaha karşı saatlerinde yazdım. O ruh halini yakalamak, örneğin Sibel’in tükendiği ya da çok korktuğu, kendini yalnız hissettiği anları anlayabilmek için benim de biraz o ruh halini yaşayabilmem gerekiyordu. Eğer Sibel sakin bir tatil günü yaşıyorsa bilin ki ben de o satırları bir hafta sonunda iyi bir uyku çektikten sonra yazmışımdır. Uykusuzluk, biraz soğuk ya da çok sıcak bir oda, duruma göre gerekli ortamı oluşturuyordum.

Düzenlemelerin bir kısmında editörlerimizle çalıştım ama onun dışında romanın ana çatısı sırasında tek başımaydım. Klasik müzik veya o anki ihtiyacım olan ruh durumuna göre bir müzik ve ortam kurdum. Ne yazarsam yazayım, aynı şeyi yapıyorum. Ben çevirmenim. İşimi yaparken de böyleyim, bir deneme ya da öykü yazarken de böyle olurum. Bir dava dosyası çevirirken bulunduğum fiziksel ortamla kitap çevirisi yaparken olduğum ortam ve ruh halim farklıdır. Genelde ya yalnızım ya da kendimi etrafımdan soyutlarım. Beni yazarken ve okurken görenlerin ortak yorumu “Arzu yine kopmuş dünyadan, elleşmeyin”dir.

 

Kitabı eline aldığında ne hissettin?

Tarif etmesi çok zor. Gerçekmiş, dedim. Demek ki olabiliyormuş. Garip bir şekilde, Sibel ve Önder’in gerçek insanlar olabileceğine, hayatımızın içinde Sibeller Önderler olabileceğine, kitap elime geldiğinde daha çok inandım. Cisimleşmek diyebilirim buna.

 

Boğaziçi Ekonomi mezunusun, Boğaziçili olmak ne demek senin için?

Amerikalıların bir deyişi vardır; Sky is the limit -sınırın gökyüzü yani, gidebildiğin kadar git, sonu yok-. Boğaziçi Üniversitesinin öğrencilerine verdiği şey, biraz budur. “Sen yapabilirsin” der. “Başarabilirsin.” Okuduğum yıllar boyunca hep bunu hissettim. Sonrasında da yaptığım her işte, kulağa fısıldanan bir mesaj gibi ben de kendime hatırlatıp durdum. Boğaziçi Üniversitesi Türkiye’nin İstanbul’undaki Bebek semtinde ama sanki Amerika’nın New York’unda veya İngiltere’nin Hyde Park’ındaymış gibidir.

Kampüse girdiğiniz anda, içindeki ruhla birlikte bambaşka dünyalar olabildiğini gösterir size, keşfetmeye hazır sınırsız bir dünyanın var olduğunu. Bana, içimdeki Arzu’yu özgürce yaşama gücü veren şey Boğaziçili olmak diyebilirim. Dünya orada, git ve keşfet…

 

Amerika’da yaklaşan başkanlık seçimi için ne düşünüyorsun? Trump mı Hillary’mi?

Bence ölümü gösterip sıtmaya razı ediyorlar. Trump oyuna sonradan sokulmuş ve Hillary’e razı gelmeleri için halka sunulmuş bir oyuncu gibi. ABD Başkanı Obama, Clinton’a desteğini açıklayana kadar yine bir derece iyiydi de, Trump sonra bozdu, öyle böyle değil, çok bozdu -Lost’a saygıyla-. Bu çok tanıdık geliyor bana, size gelmiyor mu?

Bu seçimden Amerikalılar’a yine yurtta huzur cihanda savaş çıkacak. Trump daha mı kötü, Hillary daha mı iyi? Hillary Clinton’u geçmiş siyasetinden biliyoruz. Sonuçta kendileri için iyi şeyler yapıp dünyanın geri kalanına da parmak sallayarak ABD’nin üstün gücünü gösterecek lideri seçecekler. Daha doğrusu, yönetenleri halk seçmiyor ve bunun için oy sandıklarının çalınması da gerekmiyor.

 

Birkaç şey söyleyeceğim sana, ister uzun uzun ister kısa, ister tek kelime sana ne ifade ettiğini isteyeceğim olur mu?

Elbette! En sevdiğim!

 

Erkekler…

Kendime hep şunu hatırlatıyorum; Arzu, sen dijitalsin unutma, onlar analog. Kalanında benzeriz.

 

Kadınlar…

İşte dijitaliz, o yüzden çabuk hata veriyoruz. Güncellemeleri atlamamak lazım(gülüyorum, ne kadar doğru). Bir kadın olarak kendimi sevmeyi geç öğrendim. İçimde yaradır, söylemeden geçemedim.(Çok samimi değil mi, bunu daha sonra uzun uzun konuşalım diyorum)

 

Sinop…

Nereye gitsem, sonunda bir şekilde geri geldiğim, geri gelinebilir, geri gelinmesi gereken yer.

 

Amerika…

Bir daha sadece tatile giderim…

 

Yazmak…

Dünyaya geliş nedenim.

 

Okumak…

Bakmak kadar doğal, anlamak için gerekli.

 

Yalnızlık…

Öyle geldik, öyle gideceğiz. Çok da şeyetmemek lazım (gülüyor). Yalnızlığı tercihim olduğu sürece severim.

 14611135_530060293861077_5622201925212920729_n 

Bu keyifli sohbet için teşekkür ediyorum Arzu KAYHAN’a ve altını çizdiğimiz konuları tekrar konuşalım, güncellemeleri kaçırmayalım diyerek, gülüşüp ayrılıyoruz.

Umarım YAD’ın yolu açık olur…

 


Bir Yazar Bir Kitap-Arzu KAYHAN/YAD’ için 4 yanıt

  1. Oldukça profesyonel bir röportaj olmuş. Hani ben olsam başka ne sorardım diye düşündüm, bulamadım. Oldukça keyifli ve söyleşi tadında geçtiği belli oluyor. Sizin yazım tarzınızı zaten beğeniyorum, bu röportaja da tarzınız yansımış. Yazarı ve kitabı da merak ettirdi açıkçası…
    Velhasılı kelam; beğendim

    Liked by 1 kişi

  2. Bu köhne düzene kızıp edebiyata küstü dediğimiz anda, çıtayı bir tık yükselterek güzel samimi bir röportajla geri dönmenizi, aylardır bekleyen takipçileriniz olarak sevinçle karşılıyor, tebrik ediyor, hoşgeldin diyoruz!
    Ayrıca geçmiş olsun diliyorum.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s